Plan, Mevzuat ve Gerçeklik Paneli
Kentsel dönüşümde başarının önündeki en büyük engel, uygulamacıların ortak tespitiyle teknik süreçler değil uzlaşı sorunudur. Gelişen kentlerde plan, mevzuat ve saha gerçekliği arasındaki dengeyi ele alan bu panelde büromuzun kurucu ortağı Av. Serkan Çakmaklı; alan bazlı dönüşüm, uzlaşı komisyonları ve 6306 sayılı Kanun’un yargı kararlarıyla ilişkisi gibi başlıkları saha pratiğiyle değerlendirdi.
Konunun detaylarını aşağıdaki videodan izleyebilir, tüm konuşmanın metnini ise videonun altındaki transkriptten okuyabilirsiniz.
Panelin açılışı: Plan, Mevzuat Ve Saha Gerçekliği
Moderatör (Ayten Babaoğlu): Bu oturumda planlama, mevzuat ve uygulama arasındaki dengeyi değerlendireceğiz. Bugünkü konu başlığımız plan, mevzuat ve gerçekler. Hepimizin bildiği imar planları var; tüm belediyelerin yaptığı, kullandığı ve bizim de uymak zorunda olduğumuz plan ve plan notları var. Günümüzde bu imar planları o kadar eskide kaldı ki, İstanbul’un birçok önemli ilçesinde ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda yapılan planları hâlâ kullanmak zorunda kalıyoruz. Değişen zaman ve gelişen teknoloji içinde bu planlar günümüz gerçeklerine cevap vermiyor; bu nedenle Türkiye’nin tamamında imar planlarıyla ilgili mutlaka güncel yenilemelere ihtiyacımız var.
Bu imar planlarını yaparken en çok zorlandığımız nokta süreçler. İmar planları Türkiye’de maalesef çok uzun sürelerde gerçekleşiyor; bu da sektörde önemli problemlere yol açıyor. Teknoloji ilerledi, yapay zekâyı kullanıyoruz ama biz imar planlarını hâlâ 3, 5, 10, 20 yılda yapıyoruz. Mevzuat konusunda ise Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, özellikle 6306 sayılı kentsel dönüşüm kanununun yeni uygulama yönetmeliğinde sahada sıkışan birçok noktanın önünü açan revizyonlar yaptı.
Bina Tamamlama Sigortası Kentsel Dönüşümde Nasıl Bir Güven Mekanizması Sağlar?
Bina tamamlama sigortası, müteahhidin taahhüt ettiği sürede binayı tamamlayamaması hâlinde sigorta şirketinin devreye girip binayı tamamlamasını güvence altına alan bir üründür. Maketten satışta ve kentsel dönüşüm sürecinde tarafların birbirine duyduğu güvensizliği gideren bir mekanizma olarak öne çıkar.
Moderatör: Sözü ilk önce Quick Sigorta genel müdür yardımcısı Soner Bey’e vermek istiyorum. Kentsel dönüşümde ruhsat alırken mal sahibi bir teminat istiyor; kanun gereği devlete verilen, yüzde ondan yüzde altıya düşen bir teminat var. Ancak bunu vermek yerine bina tamamlama sigortasını seçme şansımız var.
Soner Tekbaş (Quick Sigorta): Bina tamamlama sigortası yeni girmiş gibi görünse de aslında on yıldır hayatımızda var; genel şartları 2016 yılı Mart ayında çıktı. Başta özellikle İstanbul’da, maketten-topraktan satışlarda birçok kişinin mağduriyetine yol açan bir süreç yaşandı. Tam bu noktada, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun çerçevesinde bina tamamlama sigortaları devreye girdi. Geçen yıl yapılan bir değişiklikle, 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun çerçevesine de girmesiyle beraber bina tamamlama sigortası, hem maketten satışta hem de kentsel dönüşüm sürecinde bir güven mekanizması olarak yerini aldı.
Güven kavramı özellikle arsa sahipleri açısından kritik; çünkü herkesin bir evi var, dönüşüme soktuğu ve onu geç alma korkusu ciddi bir endişe yaratıyor. Önce malikler birbirine güvenmiyor, sonra bir araya gelip müteahhide güvenmiyorlar, müteahhidin de onlara güvensizliği var. Böyle bir ortamda bina tamamlama sigortası devreye giriyor: binanın, müteahhidin belirttiği tarihte tamamlanmasını garanti ediyor. Belirtilen sürede bina tamamlanamıyorsa, sigorta şirketi devralarak binayı tamamlıyor.
Bir de bunun deprem boyutu var; İstanbul yapısal olarak çok eski, deprem riski altında ve bir an önce dönüşmesi gereken bir alanda. Güven konusunda müteahhit sayıları da önem kazanıyor: Avrupa Birliği’nin tamamında yaklaşık 25.000 müteahhit varmış; benzer nüfusa sahip Almanya’da toplam müteahhit sayısı 3.000 civarında; bizde ise aktif müteahhitlik belgesine sahip sayı yaklaşık 473.200. Burada doğru müteahhidin seçimini yapacak bir mekanizmaya ihtiyaç var.
Sigortacı olarak biz, önce tüm taraflar arasındaki hukuki düzenlemeyi sağlayacak bir hukuki destek veriyoruz; sonra müteahhidin finansal verilerini inceleyerek işi yapabilme yeteneğini arsa sahiplerine anlatıyoruz; ardından projeyi inşaat şirketimiz aracılığıyla arsa sahiplerinin haklarını koruyacak şekilde denetliyoruz. İnşaatı iskân alınana kadar sürekli denetleyerek, ruhsata uygun şekilde tamamlanmasını sağlıyoruz.
Moderatör: Bu süreçte kat malikleri mi size ulaşıyor, yoksa müteahhitler mi?
Soner Tekbaş: Her ikisi de oluyor. İstanbul’da bilincin oturmasıyla maliklerden talepler geliyor; ama vizyoner müteahhitler de “ben farklı bir pazarda yer almak, güven unsurunu öne çıkarmak istiyorum” diyerek talep ediyor. Müteahhit için de avantajları var: belediyeye verecekleri teminat mektubunun yerine geçtiği için ayrıca teminat vermiyorlar; her kat malikine sigorta şirketi, toplam inşaat maliyetinin arsa payı oranında teminat verdiği için ikinci bir teminata da ihtiyaç kalmıyor.
Moderatör: Teminat mektubundaki oran yüzde altı; sizin hizmet bedeliniz bununla nasıl bir karşılık buluyor?
Soner Tekbaş: Banka teminat mektubunda toplam inşaat maliyeti belediyenin rayiç değerleri üzerinden hesaplanırken, biz sigortacı mantığıyla maliyetleri binanın yarım kalacağı varsayımıyla hesaplıyoruz; yani hep kötü senaryoyu fiyatlıyoruz. Müteahhitler arasında “yarım işe girilmez” derler; yarım bir binayı tamamlamanın maliyeti, tüm sorumluluklar da alındığı için daha yüksek olabiliyor. O toplam maliyetin üzerinden yüzde iki alıyoruz. Belediyeye verilen teminat ise enflasyon içinde eriyen, nakde çevrildiğinde karşılığı kalmayan bir teminat; oysa bina tamamlama sigortası, binanın bitim tarihinde toplam inşaat maliyetini karşılıyor.
Moderatör: Sektördeki yayılma hızı nedir?
Soner Tekbaş: Türkiye’nin her tarafında kullanılıyor ama ağırlık İstanbul ve İzmir’de. Yaklaşık 12.000 konutu bina tamamlama sigortasıyla sigortaladık ve bunun yüzde yetmişi tamamlandı. Bu sene 25.000 adede ulaşmayı hedefliyoruz. Genel şartlar 2024 yılında revize edildi; bir inşaat en az iki yıllık süreç olduğu için henüz “iyi ki sigortalamışız” denecek bir hasar vakası oluşmadı, ama maliklerin kafası rahat, binanın biteceğini biliyorlar.
Neden Alan Bazlı Dönüşüm Yapamıyoruz?
Alan bazlı dönüşüm, 6306 sayılı Kanun’un ismiyle dahi işaret ettiği hâlde uygulamada bina ve parsel bazlı dönüşüme sıkışıp kalınmasıyla hayata geçirilememektedir. Bu durum, binalar yenilense bile çarpık kentleşmenin sürmesine yol açmaktadır.
Moderatör: Şimdi avukatımıza dönmek istiyorum. Serkan Bey, bu sektörde 6306 sayılı kanunla ilgili her iki tarafta da bulunmuş, deneyimi çok fazla bir meslektaş. Buyurun, siz bize neler söylemek istersiniz?
Av. Serkan Çakmaklı: Değerli hazirun, son bir-iki senede bu tür nitelikli toplantılarda herkesin başlangıç cümlesi şu: “Bu parsel bazlı, bina bazlı dönüşümü bir kenara bırakıp alan bazlı dönüşümü başlatmamız lazım.” Kanuna bakıyorsunuz; 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, ismiyle bile “alan bazlı dönüşüm yapın” diyor. Fakat maalesef bina bazlı, parsel bazlı dönüşüme tıkılıp kaldık. Ben de aynı problemleri paylaşan, hem iş hem evi Bağdat Caddesi’nde bulunan bir Kadıköylü olarak parsel bazlı dönüşümün kalbinden geliyorum. Bunun ne kadar geri dönülemez sorunlar yaratacağını ileriki yıllarda göreceğiz; çünkü şu an yaptığımız binalar en az 50-60 sene ayakta kalacak ve biz bu altyapıyı yeniden oluşturamayacağız.
Alan bazlı dönüşümü yapmadığımız sürece; zemin altındaki otoparklarıyla, donatı alanlarıyla, sosyal tesisleriyle alanları dönüştürmeyi başaramadığımız sürece, binalarımızı yeniliyoruz ama çarpık kentleşme devam ediyor. Kanunun gösterdiği yolda tevhidi (birleştirmeyi) teşvik etmemiz gerekirken, kanunlarımızla tevhidi sınırlıyoruz, birleşmeyi zorlaştırıyoruz. Alan bazlı dönüşüm benim bu konudaki en büyük kanayan yaralarımdan biri.
Türkiye’nin ilan edilen ikinci riskli alanında, 2012 yılında özel sektör tarafından sonuca ulaşan ilk kentsel dönüşüm projesi bir alan bazlı projeydi. O dönemde kanun yürürlüğe girdiğinde riskli yapı, riskli alan, rezerv alan tanımlanıyordu ama riskli alanda uygulamanın nasıl yapılacağı bile düzenlenmemişti. 2016 ve 2019 yıllarında yapılan değişikliklerle alan bazlı dönüşümün önü açıldı. 6306 sayılı kanunun en eleştirdiğimiz noktalarından biri, bizi parsel bazlı, bina bazlı dönüşüme mahkûm bırakması. Tabii 07.11.2023 tarihli kanun değişikliğiyle uygulamanın önü de son derece açıldı; bu anlamda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na ve Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’na teşekkür etmek lazım.
Kentsel Dönüşümde Uzlaşı Sorunu Nasıl Çözülür?
Kentsel dönüşümün önündeki en büyük engel, teknik konular değil maliklerin kendi aralarındaki ve müteahhitle olan uzlaşı sürecidir. Uygulamacıların temel önerisi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Kentsel Dönüşüm Başkanlığı bünyesinde, uyuşmazlıkları yargıya taşınmadan önce çözecek kazai nitelikte uzlaşı komisyonlarının kurulmasıdır.
Av. Serkan Çakmaklı: Bana “kentsel dönüşümde kullanılmasını istemediğin bir cümleyi yasakla” deseler, yasaklamak istediğim cümle şu olur: “Komşum ne alıyor?” Bu sürecin en büyük engellerinden biri uzlaşı sürecidir. Yüklenici diyor ki: “Şu uzlaşıyı bir geçelim, gerisi kolay.” İnşaat ruhsatı almak, binaları tamamlamak; finansman varsa, doğru proje çizildiyse, doğru yüklenici seçildiyse sorun değil. En büyük problem uzlaşı.
6306 sayılı kanunu uygulayacaksak cesaretle uygulamak zorundayız. Bugün riskli alanlarda, rezerv alanlarda uygulama yapılacak alanın yüzde 95’iyle anlaşma sağlıyoruz; anlaşmaya katılmak istemeyen yüzde 5’lik bir grup bütün projenin önüne geçebiliyor. İdare -bakanlık, Kentsel Dönüşüm Başkanlığı, müdürlükler, ilçe belediyeleri- “vatandaşı zorla tahliye ediyormuş pozisyonuna düşmeyelim” diye çekingen yaklaşıyor. Ama kentsel dönüşümü gerçekten gerçekleştirmek istiyorsak cesur olmalı, daha sert tedbirler almalıyız.
En önemli önerilerimden biri şu: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Kentsel Dönüşüm Başkanlıkları bünyesinde mutlaka uzlaşı komisyonları kurulmalı. Vatandaşların kendi aralarındaki veya vatandaşla müteahhit arasındaki sorunlar yargıya taşınmadan önce; içinde hukukçunun, mimarın, mühendisin, şehir plancısının, değerlemecinin olduğu, sigorta tahkim komisyonu veya tüketici hakem heyetleri gibi kazai kuruluşlar tarafından incelenirse, bu sorunlar hem proje ve inşa aşamasında önümüze çıkmaz hem de sonradan yargı konusu olmaz. Kasım kanun değişikliği sonrası Mayıs ayındaki 2024 yönetmelik değişikliğinde bir uzlaşı kuruluşu getirildi; fakat ben onu “ölü doğdu” diye adlandırıyorum, çünkü arabuluculuk kadar bile yaptırımı olmayan, tamamen ihtiyari bir şirket olarak ortaya çıktı.
Kentsel dönüşümde uzlaşı, arsa payı, tevhit ve idari işlemlere karşı açılacak davalar iç içe geçtiğinden, sürecin en başından doğru hukuki zemine oturtulması gerekiyor. Bu sürecin teknik boyutunu ve büromuzun uygulama yaklaşımını kentsel dönüşüm hukuku çalışma alanı sayfamızda daha ayrıntılı bulabilirsiniz. Özellikle riskli alan ve rezerv alan projelerinde, uzlaşı sürecinin doğru yönetilmesi ve dava risklerinin önceden değerlendirilmesi sonucu belirleyen unsurlardan biri oluyor.
Yargı Kararları Kentsel Dönüşüm Uygulamalarını Nasıl Etkiliyor?
Yargı, özellikle idare mahkemeleri ve Danıştay, riskli alan ve rezerv alan projelerinde sıkça iptal ve yürütmeyi durdurma kararları vermektedir. Bu kararlar, mülkiyet hakkının korunması ile yaşam hakkının önceliği arasındaki dengede belirleyici bir gerilim yaratmaktadır.
Moderatör: Yargı kararlarının kentsel dönüşüm uygulamalarına nasıl etkisi oluyor?
Av. Serkan Çakmaklı: Ne kadar alan bazlı dönüşüm yapalım desek de, yargı -özellikle idare mahkemeleri veya Danıştay- hem rezerv alanlarda hem riskli alanlarda çok fazla iptal ve yürütmenin durdurulması kararıyla karşımıza çıkıyor. Kanun ilk yürürlüğe girdiğinde, 2012 yılında, bu kanundan kaynaklı davalarda yürütmenin durdurulması kararı dahi verilemeyeceğini söylüyordu; 2014 yılında Anayasa Mahkemesi bunu iptal etti. O dönemki Anayasa Mahkemesi başkanının, “Türkiye gibi bir deprem ülkesinde, bu kadar acil dönüşümün hedeflendiği bir alanda gerekirse bu tür davalarda yürütmenin durdurulması verilmemeli” yönünde bir karşı oy yazısı vardı; fakat Mahkeme oy çokluğuyla iptal etti.
Bunun yanında, riskli alanlar içindeki risksiz binaların da uygulama bütünlüğüne tabi olacağı yönündeki düzenleme iki kez Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Burada idari yargının mülkiyet hakkına fazla önem verdiğine, riskli alan ve rezerv alan projelerinde çok fazla durdurma yoluna gittiğine rastlıyoruz. Mutlaka yaşam hakkının öncelikli değerlendirilip, bu davalarda yürütmeyi durdurma kararları verilirken çok daha sınırlı hareket edilmesi lazım.
İmar Mevzuatı Neden Sadeleştirilmeli? Avan Proje Ve Uzlaşma Ofisi Önerisi
İmar mevzuatındaki temel sorun, otuzun üzerinde kurumun farklı yetkilerle donatıldığı çok başlı ve karmaşık bir yapıdır. Uygulamacıların önerisi, planı yaşayan bir belge olarak ele alan avan proje modeli ile kamu denetiminde tarafsız uzlaşma ofislerinin kurulmasıdır.
Moderatör: Şimdi İlhan Başkanıma söz vermek istiyorum.
İlhan Turan: İnşaat sektörü ile kamu idaresi arasında köprü kurmaya çalışan bir memur olarak uzun yıllar sahada çalıştım; 35 yılı aşan meslek hayatımın son 15 yılı yerel yönetimlerde imardan sorumlu başkan yardımcısı olarak geçti. Bu süreç bana şunu öğretti: kentler yalnızca çizilerek değil, karar verilerek, uygulanarak, sonuçlarına katlanarak şekillenir. Kentsel dönüşüm kavramı özünde yenilemeyi barındırdığından, ben “dönüşüm” yerine bilinçle “yenileme” kavramını tercih ediyorum; çünkü amaç kente yeni bir kimlik dayatmak değil, mevcut kimliği koruyarak günümüz yaşam koşullarına uygun hâle getirmektir.
2004 yerel seçimlerinin ardından Beyoğlu Belediyesi’nde göreve geldik; ilk hedefimiz, yıpranmış tarihî ve kültürel varlıkların yoğun olduğu çöküntü alanlarını yaşanabilir mekânlara dönüştürmekti. Mevcut planlar ve yürürlükteki mevzuat içinde çözüm üretmenin mümkün olmadığını gördük. Bunun üzerine Sinan Hoca’yla beraber belediye bünyesinde oluşturduğumuz kurulun çalışmaları sonucunda, bugün kentsel dönüşüm mevzuatının ön sözü niteliğindeki 5366 sayılı Kanun’u hazırladık ve yasalaşmasını sağladık. Mart 2004’te göreve geldik, 5366 sayılı kanun ise 16 Haziran 2005’te çıktı; yaklaşık 14 aylık sürede analiz yapıldı, çözüm yöntemleri belirlendi, son derece net ve kısa ifadelerle mevzuat oluşturuldu. Bu kanun, yedi yıl sonra gelecek olan 6306 sayılı kentsel dönüşüm kanununun altyapısı olmuştur.
Panelin konusuyla doğrudan ilişkili önerim şu: kentsel yenilemenin ana yasası avan proje olmalıdır. Gelişen kentlerdeki temel sorunlardan biri, plan ile kentin gerçek temposu arasındaki uyumsuzluktur. Planlar uzun vadeli öngörülerle hazırlanır ama kentler çok daha hızlı değişir; nüfus artışı, göç, ekonomik dalgalanmalar planın varsayımlarını kısa sürede geçersiz kılar. Çözüm, planı değişmez bir metin olarak değil; izlenen, değerlendirilen, geri beslenen yaşayan bir süreç olarak ele almaktır.
Uygulamada şunu görüyoruz: yıkımı gerçekleşen binaların bile yapımına 5-6 ay öncesinden başlanamıyor. Kentsel yenilemede uzlaşma neden zorludur? Masanın her tarafında bulunmuş biri olarak açıkça söyleyebilirim ki en fazla zaman ve enerjiyi arsa sahipleriyle uzlaşma sürecinde harcıyoruz. Aynı parselde onlarca malik bulunuyor; her birinin beklentisi farklı, vesayet sorunları, hisseli tapular, temsil problemleri ve bilgi kirliliği süreci zorlaştırıyor. Vatandaş çoğu zaman komşusunun ne kazandığını görmeden karar vermek istemiyor.
Bu noktada önerim, belediye ya da kamu denetiminde, tarafsız uzman kişilerden oluşan yeminli uzlaşma ve proje geliştirme ofislerinin kurulmasıdır. Bu yapı sayesinde müteahhit ile malik karşı karşıya gelmez, herkesin güven duyduğu bir zeminde karar verilir. Tecrübeyle sabittir ki kamu masadaysa uzlaşma oranı yükseliyor: Tarlabaşı’ndaki projelerde başlangıçta yüzde 10-15 seviyesinde olan katılım, belediye temsilcisi olarak biz masaya oturduktan sonra yüzde seksene çıktı; çünkü vatandaş kamuya güveniyor.
Bugün yürürlükteki imar sistemi yalnızca 3194 sayılı İmar Kanunu ile şekillenmiyor; çok sayıda yasa, yönetmelik ve özel düzenleme, imar alanında çok başlı ve çok yetkili bir yapı ortaya çıkarmış. Bölgelemeden yapı denetimine kadar uzanan süreçte otuzun üzerinde kurum farklı yetkilerle donatılmış. İhtiyacımız olan şey fazla mevzuat değil; daha sade, anlaşılır ve sorumlulukları net tanımlanmış bir sistemdir.
Moderatör: Genel müdürümüz konuşmasında hibrit modelden bahsetti; siz sahada bu uygulamayı yapıyorsunuz, kısaca bilgilendirir misiniz?
İlhan Turan: Hibrit modeli şu anda İstanbul’un bir bölgesinde kendi firmamız olarak uyguluyoruz. Uzlaşmada herkesin bir beklentisi var: kimi küçülmek istemiyor, kimi imkânı olmadığı hâlde yine küçülmek istemiyor. Küçülmek istemeyenlere taahhüt ödemesi modeliyle dönüyoruz; örneğin 100 metrekare dairesi olan, 100 metrekaresini almak şartıyla bir ödeme yapıyor. Parası olmayıp kat karşılığı olan, belli bir oranda küçülerek yapıyor. İkisinin ortasında, az küçülüp bir miktar da para verenler oluyor. Bu üçünü bir modelde birleştiriyoruz; proje hazırlama sürecine biraz zorluk getirse de vatandaşın isteklerine daha fazla cevap verdiği için sahada karşılık görüyor.
Doğru Teşhis Olmadan Tedavi Olmaz
Moderatör: Şimdi sözü mimarımız Sinan Hoca’ya veriyorum.
Sinan Genim: Ben daha radikal şeyler söyleyeceğim. Kentsel dönüşüm bir hikâye; eğer bir şeyi doğru teşhis edemezseniz tedavisi mümkün değil. Kentsel dönüşüm, yeni yapı yapma değil, yapıları yenilemedir; ve çok acıdır ki bunu bir korku kamçısıyla yaptırmaya çalışıyorlar: “Deprem olacak.” Binlerce yıldır bu ülkede deprem oluyor; eğer doğru dürüst bir bina yaptıysanız endişemizin olmaması lazım. Doğruyu teşhis etmezsek tedavi etmemiz mümkün değil.
Osmanlı döneminden bugüne, bir ülkede kanunların çok sayıda oluşu bozukluklara neden olur; az sayıda ve uygulanabilen kanunlar ülkenin düzenini gösterir. Şehirlerimizin başına gelen imar meselesinin temel nedenlerinden biri imar planlarıdır. Bugünkü imar planlarında yüzde 45’e varan TAKS değerleri var; peki nerede bu sosyal alanlar? İmar planları esasen müstakbel alanlar için yapılmalıdır; oysa çoğu zaman yapılaşmanın tamamlandığı alanlarda dahi, fiziksel mekânı katı biçimde tanımlayan belgelere dönüşüyor.
Güçlendirmeden bahsedildi; ben buna temkinli yaklaşıyorum. Eğer zemin mukavemeti yeterli değilse güçlendirmenin anlamı tartışmalı. Güçlendirme maliyeti, yeni yapı maliyetinin 1,4 ila 1,6 katına kadar çıkabiliyor; çünkü bina varken zemin takviyesi, mini kazıklarla yapılan işler inanılmaz maharet gerektiriyor. Bu deprem korkusuyla değil, aklıselimle hareket etmeliyiz; korkuyla yapılan işlerden hayır gelmez.
Bir moda çıktı: “Betonun ömrü 30-40 sene.” Oysa Roma’daki Panteon’un çatısı dökme betondur ve 2000 senedir duruyor. Beton, döküldükten sonra sulanmazsa mukavemetini kaybeder; bu, ameleye kadar herkesin bildiği bir şeydir. Taşıyıcı sistemde sıkıntı olan binaların büyük kısmı, betonun sulanmamasından kaynaklı yanmayla ilgilidir.
Şehirlerimizi yenilerken kimlik meselesini de gözetmeliyiz. Beşiktaş’ın, Eminönü’nün, Süleymaniye’nin çöküntü alanlarını kente kazandırmak yerine yalnızca binaları yenilemek; aynı yol genişlikleri, aynı altyapı, otoparksız bir şehir bırakıyor. Kentsel dönüşüm, şehirlere aynı zamanda kimlik kazandırmak için yapılır. Kanunlar net, açık ve başka bir yoruma tabi olmayacak şekilde kesin yapılmalıdır. İmar planlarının bugünkü hâliyle değil, stratejik bir belge mantığıyla ele alınması gerekir.
Moderatör: Tüm katılımcılarımıza, değerli fikirlerini bizimle paylaştıkları için çok teşekkür ediyoruz.






